Richard Dawkins: Gerçeğin Büyüsünün Peşinde Koşan Bir Bilim İnsanı

Hepimizin yakından tanıdığı bir ismin doğum günü bugün: Richard Dawkins'in. Açıkçası her sene bir görev gibi bu tür kutlama ya da ölüm yıldönümü duyuruları yapmanın kendi açımdan bir tür zorunluluğa dönüşmesini sevmesem de, kesinlikle bu durumu eleştirmiyor, hatta olumlu buluyorum.

Ben de bugünü bahane ederek, Dawkins'in pek bilmediğimiz bir yönüne ışık tutmak gerektiğini düşündüm. Çocukluktan itibaren kendisini bilim insanı olmaya, sorgulamaya iten neydi? TÜBİTAK yayınlarından çıkan Meraklı Zihinler adlı kitapta pek çok bilim insanının bilim yolculuğu anlatılıyor kendi kalemlerinden. (TÜBİTAK 100'e yakın popüler bilim kitabına ambargo koysa da bu kitap hâlâ stoklarında mevcut.)

Bu kitaptaki, Dr. Dolittle ve Darwin adlı denemede ise Dawkins nasıl zoolojiye merak sardığına, sorgulayıcı bakış açısını nasıl kazandığına ve bir çocuğa yol gösterici olarak bir hikaye kitabının bile ne kadar önemli olabileceğine dair değerli anekdotlar aktarıyor.

Ben de bu denemenin bir özetini burada aktarıyorum. Ama sizden ricam lütfen bu kitabı edinin. Okuduktan sonra genç bir yakınınıza hediye ederseniz, belki siz de Dawkins'in çocukluğundaki kitap tecrübesi gibi bir insanın hayatını değiştirebilirsiniz.

Dr. Dolittle ve Darwin
Doğu Afrika’da geçen çocukluğumun beni genel olarak doğal tarihe, özel olarak da insan evrimine yönelttiğini keşke söyleyebilsem. Ama öyle olmadı. Ben bilime sonradan girdim. Kitaplar aracılığıyla.

Sekiz yaşındaydım, pencereden dışarıya bakan uzun boylu, yakışıklı büyükbabamın, gördüğü bir baştankara kuşunun ne olduğunu sorduğu zaman nasıl mahçup olduğumu hatırlıyorum. Ne kuşu olduğunu bilmiyordum ve süklüm püklüm, “İspinoz mu?” falan gibi bir şeyler geveledim. Büyükbabam bu bilgisizliğim karşısında çok şaşırdı. Bu onun kırlara düşkün, dürbünsüz gezmeyen, şortlu, İmparatorluk kurmuş ailesinde Shakespeare’in adını duymamak gibi bir şeydi: “Aman Tanrım, John” –sözlerini ve babamın utana sıkılı beni mazur gösterme çabalarını asla unutmadım- “nasıl mümkün olabilir?” Benim hayvan sevgim o hayvanları izlemekten gelmiyor, adlarını bilmekten de gelmiyor, kitaplardan geliyor; hem ille de bilimsel kitaplardan değil.

Ben gizli bir okurdum ve bu bir kusur haline geldi; dışarda açık havada olmam gerekirken elimde bir kitapla gizlice yatak odama çıkardım. Belki de okuma tutkusu bir çocukta sözcüklere karşı bir sevgi yaratıyor ve belki daha sonra yazma ustalığı kazanmasına yardımcı oluyor. Özellikle sonunda beni bir zoolog olmaya iten oluşturucu etki acaba bir çocuk kitabı olabilir miydi, diye merak ediyorum: Hugh Lofting’in Doktor Dolittle’ın Serüvenleri kitabı. Bu kitabı, devamı olan kitaplarla birlikte defalarca okudum. Bu dizi doğrudan doğruya denebilecek anlamda beni bilime yöneltmedi ama Dr. Dolittle bir bilim adamıydı; dünyanın en büyük doğa bilimcisi ve doymak bilmez bir araştırma merakı olan bir düşünür. O benim bilinç düzeyimi yükselten bir modeldi, hem de bu terimler türetilmeden çok önce.

Başka çocuk kitaplarında (buna günümüz Harry Potter dizisi de dahil) bütün sorunların çözümü bol bol doğaüstü şeylerde aranırken, Hugh Lofting, tıpkı bilimkurda olduğu gibi, gerçeğin dışına ancak bir kez çıkmıştı. Dr. Dolittle hayvanlarla konuşabiliyordu. 

Pek çok çocuk düşünde bir büyü, bir peri kızı ya da Tanrı’nın kendisinin yardımına yetiştiğini görür. Ben ise düşlerimde hayvanlarla konuştuğumu, insanların yaptıkları (hayvansever annemin ve Dr. Dolittle’ın etkisiyle düşündüğüm) haksızlıklara karşı onları harekete geçmeye iterken görüyordum. Doktor Dolittle, şimdi türcülük diyebileceğimiz yani insanların salt insan oldukları için bütün öteki hayvanlardan önce ve onların üstünde özel muameleyi hak ettikleri yolundaki otomatik varsayım konusunda bilinçlenmemi sağlamıştı. Kliniklere bomba atan ve iyi doktorları öldüren fanatik kürtaj karşıtlarının, incelendikleri zaman su katılmamış birer türcü olduğu ortaya çıkıyor. Yetişkin bir inek, ahlak açısından, her türlü makul ölçüte göre, doğmamış bir bebekten daha çok sevgi ve yakınlığımızı hak eder. Kürtaj doktoruna “Cani!” diye haykıran yaşam yanlısı kişi, eve gidip bifteğini yer. Dr. Dolittle ile büyümüş olan hiçbir çocuğun gözünden bu çifte standart kaçmaz. İncil ile büyütülmüş bir çocuksa elbette bunu göremez.

Ahlak felsefesi bir yana, Dr. Dolittle bana evrimin kendisini değil, onu anlamanın öncüsü olan bir şeyi öğretti: Hayvanların sürekliliği içinde insan türünün biricik olmadığını. Bizzat Darwin bu sonuç için çok çaba harcadı. İnsanın Türeyişi ile Duyguların İfadesi’nin bir kısmı bizlerle kuzenlerimiz arasındaki uçurumu daraltmaya ayrılmıştır. Darwin’in Viktorya çağının yetişkin okurları için yaptığı şeyi Dr. Dolittle 1940’larda hiç değilse bir tek küçük çocuk için yaptı.

Dr. Dolittle put kırıcılık bakımından da Charles Darwin’e benzer. İkisi de, kendi yaradılışları yüzünden ve aynı zamanda bilgi kaynakları hayvanlar olduğu için, kabullenilmiş bilgeliliği ve göreneksel bilgiyi sürekli sorgulayan birer bilim adamıydı. Genç bir bilim adamı adayına bir kitabın ya da bir öğretmenin verebileceği en değerli armağan, otoriteyi sorgulama alışkanlığıdır. Size herkesin söylediği şeyi hemen kabul etmeyin –kendiniz düşünün.

Darvincilikle tanışmam utanç verecek kadar geç oldu. En az onaltı yaşımda olmalıydım. Pek çok kişi daha da geç tanıştı, çoğu hiç tanışmadı. Her Hıristiyan, çocukken Adem ile Havva’yı, dünyanın altı günde yaratıldığını öğrenir. Bazılarına bu, harfi harfine doğru bir şey gibi anlatılır; eğitim açısından bu bir rezalettir. Bazılarınaysa alegori ve efsane olarak, anlatılır ve bu oldukça zararsızdır –ama 1859’da o olağanüstü gerçeği öğrendiğimizden bu yana, sadece bir alegorinin öğretilmesi, ne kadar hayal kırıcı, alçaltıcı, sığ bir şeydir. Evrimin çocuklara yedi yaşında öğretilmemesi için hiçbir neden yoktur. Yutar gibi öğreneceklerdir.

İlkokuldan sonra orta öğretim için Oundle Okulu’na gönderilmek benim için bir şanstı. Bu okul İngiltere’nin en başta fen lisesi haline getiren o ünlü eski müdürü F. W. Sanderson’un etkisi henüz sürüyordu. İşte size onun okul şapelinde verdiği vaazlardan bir alıntı. Dinsel bir ayinde bir şeyi ne zaman duydunuz?

“Yüce  bilim insanları ve onların yüce başarıları. Evreni tek bir yasayla birbirine bağlayan bir Newton, şaşılası matematiksel uyumlarıyla Lagrange, Laplace, Leibnitz, elektiği ölçen Coulomb… Faraday, Ohm, Ampére, Joule, Maxwell, Hertz, Röntgen; bilimin bir başka alanında Cavendish, Davy, Dalton, Dewar; bir başkasında Darwin, Mendel, Pasteur, Lister, Sör Ronald Ross. Bütün bunlar başka daha pek çokları, adları anımsanmayan, bunlar büyük kahramanlar ordusunun erleridir –şairlerin terennüm edegeldiği kişilere yoldaşlık etmeye layıktırlar… Listenin başında büyük Newton var; kendisini deniz kıyısında oynayan, çakıl toplayan, bir yandan da karşısındaki henüz keşfedilmemiş uçsuz bucaksız hakikat okyanusuna geleceği gören gözlerle bakan bir çocuğa benzetiyor.”

Zooloji öğretmenim Ioan Thomas, Sanderson’a hayranlığından dolayı Oundle okulunda görev almak için başvurmuştu ve bu hayranlığı öğretmenliğine yansıyordu. Bir Şeytan'ın Papazı’nda Bay Thomas’ın unutulmaz bir örnekle bize “Bilmiyorum” demeyi öğretişini anlatıyorum. Nature via Nature ve başka, birinci sınıf kitapların yazarı Matt Ridley, The Spectator’da geçenlerde yayımlanan bir makalesinde bu bilimsel erdemi çarpıcı bir şekilde aktarıyor: “Bilim adamları gerçeklerle ilgilenmezler. Onlar bilgisizliği severler. Onun içini oyar, onu yer, ona saldırırlar –hangi eğretilemeyi canınız istiyorsa seçin– bunu yaparken de durmadan daha fazla bilgisizlik keşfederler.”

Ioan Thomas boş zamanlarında benimle fazladan ders yapıyordu, beni Oxford’a sokmayı başardı. Bu bence hayatımın doruk noktasıydı. Başlangıçta biyokimya okumak üzere başvurmuştum. Neyse ki kabul etmediler., onun yerine zooloji okumamı söylediler. Oxford’da zooloji neredeyse bir edebiyat konusu olarak öğretiliyordu. Büyük oranda bir takım tartışmalı sorular ele alınıyor, özgün araştırma malzemesini okuduktan sonra, bu sorular konusunda bizden bir yargıya varmamız ve bir deneme yazmamız bekleniyordu. Bana bundan daha çok uyan bir şey olamazdı. Yine kitaplara döndüm; dünyanın en büyük kütüphanelerinden birini dilediğim gibi kullanabiliyordum.

Başarımın kaynağında Oxford, özellikle de oradaki özel hocalık sistemi yatıyordu. Özel hocamla haftada bir buluşuyor, onun yazmamı istediği deneme yazısı üzerinde bir saat tartışıyorduk. Entelektüel bir cennette gibiydim. Bütün bir haftayı kütüphanede geçirdikten, ayrıntılı herhangi dar bir başlık üzerine yazılmış, ders kitaplarını değil, araştırma yazılarını okuduktan, aynı uzmanlık konusu üzerine kendi görüşlerimi canımın istediği gibi yazdıktan sonra kendimi bu konuda dünya çapında bir otorite gibi hissediyordum. Ne harika bir duygu! On dokuz yaşında biri için ne büyük ayrıcalık.

O günden bu yana bütün meslek yaşamım Oxford’daki özel hocalı eğitimimin bir uzantısı olarak devam etti, kitaplarım da birer genişletilmiş deneme çalışması. Bilimi, sanki sahip olduğum sözel becerilerin uygulama alanı olan tartışmalarla dolu bir edebiyat konusuna benzer bir şeymiş gibi görmeyi sürdürdüm; kendim de genç öğrencilere özel hocalık etme deneyimiyle yontuldum. Oxford’daki kütüphaneler hâlâ birer tazelenme limanı olmayı sürdürüyor, orada bilime ara sıra kendi mütevazi katkılarımı yaparken, bilim üzerine yazılanları öğreniyorum. Dr. Dolittle gibi hayvanlarla konuşamıyorum ama onların hayatlarının gerçek büyüsünün formülünü anlamaya başlıyorum.
Richard Dawkins: Gerçeğin Büyüsünün Peşinde Koşan Bir Bilim İnsanı Richard Dawkins: Gerçeğin Büyüsünün Peşinde Koşan Bir Bilim İnsanı Reviewed by GarajimdakiEjder on 23:30 Rating: 5

Hiç yorum yok: