Tarihe ve Evrimimize Yön Veren 10 Devrimsel Buluş

En az 7 milyon yıl önce, atalarımız, yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzelerden ayrıldı. Kuyruksuz maymunlara benzeyen bu orman sakinleri, kürklü bedenlere, ufak beyinlere ve diğerlerinden farksız sıradan davranışlara sahipti. Ancak 2 milyon yıl önce, her şey değişti. İnsanlık tarihine yön veren bir seri teknolojik gelişme sayesinde, evrimin kontrolünü kendi ellerimize aldık ve kendimizi bugünün oldukça modern kuyruksuz maymunları hâline getirdik.

Peki, bizi 'biz' yapan bu buluşlar neydi?


1. YEMEK PİŞİRME
Erken atalarımız iki ayak üzerinde yürümüşlerse de, küçük kafaları, uzun dişleri ve kolları vardı. İnsana daha fazla benzemeye nasıl başladıklarını kimse kesin olarak bilmiyor, ancak diğer türlerin, doğal seçilimle şekil alan bedenlerinden farklı olarak, bedenlerimizi kendi maharetimizle biçimlendirmiş olabiliriz.


Erken homininler*, parçalanabilmek için çok miktarda çiğneme ve öğütme gerektiren sert, çiğ gıdalarla besleniyorlardı. Bu durum, ateşin kontrolü sonrası yiyeceklerin pişirilmesiyle değişmeye başlar. Isı, besinleri yumuşatır ve sindirimi zor olan lifleri kolayca emilebilen şekerlere dönüştürür. Artık büyük dişlere ve uzun bağırsaklara gereksinim de kalmadığı için, bu organlar nesiller boyunca yavaş yavaş küçülür. Küçülen başka şeyler de var.  Ateşin yırtıcıları uzaklaştırmasıyla, atalarımız saklanmak için ağaçlara geri dönmek zorunda kalmayınca, tırmanmak için uzun kollara da artık ihtiyaç kalmaz. Nihayet, vücutlarının belli kısımlarının küçülmesiyle elde edilen enerji tasarrufuyla, beyinleri büyümeye başlar. Diğer bir deyişle, Homo erectus bizim gibi yemek pişirdiği için, bize benzer.

Harvard Üniversitesi’nden Richard Wrangham bu hipotezin önde gelen savunucularından. Wrangham, “H. erectus’un nasıl küçük azıdişlerine (öğütücü dişler), kısa bağırsaklara sahip olduğuna ve yerde uyuma özelliği kazandığına dair başka bir alternatif duymadım.” diyor. Ancak bu fikrin sorunları da yok değil. Şu çok açık ki, anatomik değişimler yaklaşık 2 milyon yıl önce başlarken, ateşin kontrolüne dair en eski kanıtlar sadece 1 milyon yıl öncesine kadar gidiyor. Kanada’nın Toronto Üniversitesi’nden Michael Chazan, pişirme hipotezine oldukça sıcak bakanlardan. Chazan, “Fakat H. erectus’un yemek pişirmeyle ilişkisi diğerlerinden [sonraki insan türlerinden] daha az olabilir.” diyor.

Başka bir öneri ise beynin büyümesini, daha besleyici bir beslenme düzenine geçişin önünü açan, etle beslenmeye bağlıyor. Bu da, Homo erectus’un yetenekli bir avcı olduğu anlamına geliyor. Bedenlerimiz, av güçten tükenene kadar onu kovalamaya uyum sağlamış gibi görünse de başka bir insan buluşu, avın kurallarını ve dolayısıyla insan topluluklarının doğasını baştan yazdı: silah.

2. SİLAHLAR
Fırlatıcı silahlar bir antiloptan bile daha süratli yol alır. Geçtiğimiz sene yayımlanan bir makaleye göre, H. erectus, güçlü ve doğru bir fırlatış için omuza yerleştirilen silahları kullanan en erken atalarımızdan biriydi. Dahası, Gürcistan’daki Dmanisi kasabası yakınlarındaki bir H. erectus yerleşiminde bulunan, yumruk büyüklüğündeki alışılmadık taş yığınları, H. erectus’ların tercih ettikleri fırlatıcı silahlar hakkında da bir fikir veriyor.

Etiyopya'da bulunmuş olan dünyanın en eski fırlatıcısına ait taş uç. 280 bin yıllık.

Taş fırlatmak, erken insanların rakiplerini öldürmeleri için etkili bir yol olarak, yeni bir avlanma taktiğinden daha fazlasını sunuyordu. Southern California Üniversitesi’nden Christopher Boehm fırlatıcı silahların, en zayıf topluluk üyesine, göğüs göğüse çarpışmaya gerek kalmadan baskın üyeyi alaşağı edebilme imkânı vererek, erken insan topluluklarına eşit şartlar getirdiği fikrini öne sürmekte. Boehm, silahların erken insan gruplarını, primatlar arasında nadir rastlanan, bugün hâlen avcı-toplayı toplumlarda görebileceğimiz türden eşitlikçi toplum yapısını benimsemeye teşvik ettiğini düşünüyor.

Aslında, silahların çok daha büyük bir etkisi de olabilir. New York’taki Stony Brook Üniversitesi’nde Paul Bingham ve Joanne Souza’nın geliştirdiği bir fikre göre, insan toplumları, topluluk üyeleri arasındaki yüksek seviyede işbirliğini teşvik etmek amacıyla fırlatıcı silahları gözdağı olarak kullandılar ve hâlen de kullanmaya devam etmekteler. Araştırmacılar, buna toplumsal baskı kuramı diyorlar.

3. MÜCEVHERAT VE MAKYAJ MALZEMELERİ
Bingham ve Souza haklıysa, sosyal davranışlarımızın izlerini H. erectus’da da görebilmemiz gerekir. En dikkat çeken alışkanlıklarımızın önemli bir kısmı, 100.000 yıldan önce (türümüz olan Homo sapiens’in ortaya çıkışıyla) görülmeye başlamayacaktı.

Blombos mağarasında bulunan ve Orta Taş Çağı'na ait (75 bin yıl öncesi) deniz kabuğundan boncuklar, insanların simgesel davranışlar geliştirdiğine dair önemli bir kanıt teşkil ediyor.

10 yıl önce, Güney Afrika’daki Blombos mağarasında yapılan kazılarda, delik açılıp boyandıktan sonra kolye ya da bilezik yapmak amacıyla ipe dizilen deniz kabukları ortaya çıkarıldı. Benzer buluntular, artık Afrika’daki farklı yerleşimlerde de ortaya çıkarılıyor. Yakında zamanda, Blombos’ta yapılan bir çalışmada, aşı boyasının (toprak boya, okr) dikkatle toplanıp, içine başka maddeler katılarak vücut boyası ya da makyaj malzemesine dönüştürüldüğüne dair kanıtlar bulundu.

İlk bakışta bu buluşlar önemsiz gibi görünseler de bunlar insan inanışlarının ve iletişiminin doğasındaki önemli aşamalara işaret ediyorlar. Mücevherat ve kozmetiklerin muhtemelen birer saygınlık simgesi olması, toplumda üst ve aşağı konumdaki insanların mevcut olduğunu akla getiriyor ve bu fikir, H. erectus’un ilk günlerinden bu yana var olan eşitlikçi hassasiyetlere meydan okuyor. Daha da önemlisi, bunlar simgesel düşüncenin ve davranışların göstergesiydi, çünkü özel bir kolyenin takılması ya da bir vücut boyasının şeklinin, görünenin ötesinde bir anlamı olabilirdi. Statü sembolü olduğu kadar, topluluk kimliği ya da ortak görünüş anlamına da geliyor olabilirler. Nesiller boyunca kendilerini bu şekilde süslemeleri gösteriyor ki bu insanlar, gelenekleri meydana getiren karmaşık bir dil keşfetmişlerdi.

4. DİKİŞ DİKME
İnsanların giysileriyle birlikte kullanmak için icat ettikleri mücevherler ve kozmetikler de aynı derecede devrimseldi. Terziliğin ilk kanıtlarını sunan, iğne benzeri objelerin tarihi, arkeolojik kayıtlarda 60.000 yıl öncesine kadar gitmesine rağmen, insanlar binlerce yıldır basit giysiler giyiyor olmalıydılar. Buna ilişkin kanıtlar, oldukça alışılmadık bir kaynaktan geliyor. Çoğunlukla giysilerde yaşayan vücut bitleri, insanların giysi giymeye başlamasından sonraki bir dönemde, saç bitlerinden evrilmişlerdir. Bit genetiği üzerine yapılan bir çalışma, vücut bitlerinin yaklaşık 70.000 yıl önce ortaya çıktığına işaret ediyor. Daha yakın tarihli bir inceleme ise, kökenlerini 170.000 yıl öncesi gibi erken bir tarihe dayandırıyor. Her iki durumda da, Afrika’daki beşiğimizden yaklaşık 60.000 yıl önce göç edip, dünyaya yayılmaya başladığımızda, dikili kıyafetler giyiyor olmamız muhtemeldir.

"You know nothing Jon Snow!"

Almanya, Leipzig’deki Max Planck Enstitüsü’nün Evrimsel Antropoloji bölümünden Mark Stoneking (bahsi geçen ilk bit çalışmasını yapan bilim insanı) giysilerin insanlara, çıplak öncüllerinin dayanamayacağı kadar soğuk bölgelerde yaşamalarına imkân verdiğini öne sürüyor. Vücuda tam oturan giysiler vücut ısısını muhafaza etmede, gevşek hayvan kürklerinden daha etkili olduğu için dikiş dikmek hayati bir atılım sağlamış olabilir. Bütün bunlara rağmen, Kuzey’in dondurucu iklimi, Afrika bozkırlarında evrilmiş bir tür için baş etmesi gereken bir zorluktu, yakın tarihli bir araştırmanın gösterdiği gibi bizler, iklim değişimlerinin avantajından yararlanarak tüm dünyaya yayıldık.

5. KAPLAR
Atalarımızdan bazıları Afrika’dan ayrıldıklarında, muhtemelen üzerlerindeki giysilerden fazlasıyla yol almışlardır. Aşağı yukarı 100.000 yıl önce, Güney Afrika’daki insanlar devekuşu yumurtasını matara olarak kullandılar. Taşımada ve yaşamsal kaynakları depolamada kapların kullanımı, diğer primatlara kıyasla, onlara büyük avantajlar sağladı. Fakat bu kabukların üzerindeki kazımalar da büyük önem taşıyordu. Bunlar dağınık hâldeki grupların iletişim kurmaya ve ticaret yapmaya başladıklarını gösteren bir işaret olmalıydılar.



Fransa’daki Bordeaux Üniversitesi’nden Pierre-Jean Texier, Güney Afrika’nın Cape Town şehrinin 150 kilometre kuzeyindeki, Diepkloof kaya sığınağında bulunan, kazımalı devekuşu yumurtası parçalarını, 1999’dan bu yana gün ışığına çıkarıyor. Beş temel desenin binlerce yıl boyunca defalarca tekrarlanması, bunların farklı kuşaklar boyunca okunup, anlaşılabildiğine işaret ediyor. Texier ve meslektaşları bu işlemelerin insanların, uzak mesafelere yolculuk yapmaya ve başka topluluklarla etkileşime girmeye başladıklarında, topluluk aidiyetlerini korumak için, görsel olarak eşyalarını işaretleyerek belirlediklerini düşünüyor.

6. YASA
Atalarımız değiş tokuş yapmaya başladığında, sadece topluluk üyeleriyle değil, yabancı topraklardan gelen yabancılarla da, adil ve barışçıl bir şekilde işbirliği yapmaları gerekiyordu. Bu nedenle, değiş tokuş, insanları hizaya getirmeye yardımcı olacak kanunların ve adaletin keşfinde itici güç sağlamış olabilir.

Kanunların nasıl evrildiğine dair ipuçlarını, Taş Devri avcı-toplayıcılarına benzer şekilde eşitlikçi, merkeziyetçi olmayan, günümüz insan topluluklarından elde etmekteyiz. Turkanalar, Doğu Afrika’daki göçebe çobanlardır. Merkezi bir siyasi iktidara sahip olmamalarına karşın, erkekler, aile dışı üyelerle, başka toplulukların hayvanlarını çalmak gibi, hayati risk içeren girişimlerde işbirliği yaparlar. Bu faaliyet etik açıdan şaibeli olsa da, işbirliği yapmayı sağlayan güdü, herhangi bir modern adalet sisteminin temelini oluşturan fikirleri yansıtmaktadır. Tempe’deki Arizona State Üniversitesi’nden Sarah Mathew, “Erkekler, bu yağma gruplarına katılmayı redderlerse, diğer grup üyeleri tarafından sert bir şekilde yargılanıp cezalandırılırlar.” diyor. “İdari yargı ve resmi yargı organlarına yakın ceza yöntemleri uygulamaları, hukuk ve adaletin, merkezi toplumların ortaya çıkışından önceye gittiğine işaret ediyor.”

7. ZAMANI HESAPLAMA
Sonraki bin yıl boyunca değiş-tokuş giderek yaygınlık kazanırken, yalnızca maddi ürünler takas edilmedi. Fikirlerin değiş-tokuş edilmesi, yeni düşünce biçimlerine ve belki de bilimsel düşüncenin ilk kıvılcımlarına yol açtı. İskoçya’da yaşamış olan avcı-toplayıcı topluluklar, çevrelerini bilimsel olarak ilk kez gözlemleyen ve ölçen insanlar arasında olabilirler. Aberdeenshire, 10.000 yıl önceye kadar giden birçok Mezolitik yerleşime ev sahipliği yapmaktadır. Bunların arasında yaklaşık olarak, kuzey doğudan güney batıya yönelen, yüzeysel bir kavis yaparak sıralanmış, bir düzine çukurdan oluşan tuhaf bir anıt da var.

Aberdeenshire'da bulunan, ayın döngülerini hesaplamakta kullanılan dünyanın en eski takvimi.
Birmingham Üniversitesi’nden Vincent Gaffney ve meslektaşları kavisin, kış gündönümü boyunca Güneş’in doğduğu ufuk yönündeki keskin bir vadiye baktığını fark ettiler ve bunun kozmolojik bir yorumu olduğunu anladılar. 12 çukur, neredeyse kesin bir şekilde, kameri ayların (ay ayı) kaydını tutmakta kullanılmıştı. Aberdeenshire ay “takvimi” (ya da “zaman hesaplayıcısı” olarak adlandırıldığı gibi) önceden keşfedilenlerden en az iki kat daha yaşlı.

“Hemen hemen her kültür, geçen zamanı, ayı kullanarak belirlemeye başlar,” diyor Gaffney. Resmi bir zaman kavramı oluşturarak, somonların yerel nehirlere dönüşü gibi mevsimsel olayların ne zaman meydana gelmesi gerektiğini bilirsiniz. Bilgi, güçtür. “Bu gizli bilgiye sahip olursanız, toplumu kontrol etme fırsatına da sahip olursunuz.”

8. SABAN SÜRMEK
İskoçya’nın avcı-toplayıcıları zamanı hesaplarken, onların Yakın Doğu’daki çağdaşları çiftçilik yapmak için yerleşik yaşama geçtiler. Ekin yetiştiriciliğinin çetin bir iş olması nedeniyle, ilk çiftçiler iş gücünü azaltan aletler icat ettiler. Bunların en tipik olanı saban, toplumu tahmin edilenden daha farklı bir şekilde etkilemiş olabilir.

M.Ö. 13. yy'a ait bu Eski Mısır mezar resminde, saban süren bir erkek ve tohum eken bir kadın tasvir ediliyor.

Geçmişte, bugün olduğu gibi, avcı-toplayıcı topluluklar, muhtemelen, sıklıkla erkeklerin avlandığı, kadınların toplayıcılık yaptığı cinsiyet rollerine göre ayrılmıştı. Çiftçilik, daha büyük bir cinsiyet eşitliği vaat etti, çünkü her iki cins de toprağı işleyebiliyordu, fakat saban (ağır olduğu için daha çok erkekler tarafından kullanılıyordu) bu duruma bir son verdi. Danimarkalı tarım ekonomisti Ester Boserup bu fikri öne sürenlerden. Geçtiğimiz yıl, Los Angeles’daki Californiya Üniversitesi’nden Paola Giuliano ve meslektaşları, bu fikri sınamak için, tüm dünyadaki, ya saban kullanan ya da farklı yöntemlerle tarım yapan toplumlardaki cinsiyet eşitliğini mukayese etti. Sadece sabanın etkisini doğrulamakla kalmadılar, sabanın cinsiyet algılarımızı bugün de etkilemeye devam ettiğini gördüler. “Saban, cinsiyet rollerindeki farklılıklarda tek belirleyici değil,” diye vurguluyor Giuliano. “Fakat iki toplum bunun haricinde birbirine benziyorsa, saban kullananlarda cinsiyet farkı daha fazla olacaktır.”

9. KANALİZASYON SİSTEMİ
Çiftçilik, yorucu bir iş olduğundan, insanlık tarihindeki en büyük hata olarak tanımlanmaktadır. Fakat sağladığı bol miktarda gıdayla, kent merkezlerinin gelişiminde rol oynamıştır. Şehir yaşamı pek çok avantajı beraberinde getirir, ama bir sağlık uyarısıyla birlikte: kentliler, suyla taşınan bulaşıcı hastalıkların tehdidi altındadır.

 Girit'teki Knossos sarayında kullanılan sifonlu tuvalet sistemi. (M.Ö. 18. yüzyıl)

Şehirlerin olduğu hemen her yerde, etkileyici kanalizasyon sistemleri de mevcuttur. 5000 yıllık İndus Vadisi’ndeki şehirlerde yaşayan halk, geniş çaplı atık su boruları inşa etmiştir. Tuvalet benzeri sistemler, aynı tarihli İskoç yerleşimlerinde de görülür ve Girit’te 3500 yıllık sifonlu tuvaletler ve kanalizasyonlar bulunmaktadır. Londra’daki Imperial College’den Thomas Bon, bunların hiçbirinin sağlın korunması amacıyla tasarlanmadığını söylüyor. “Kanalizasyon sistemlerinin pek çoğu bir anlamda inşaat mühendisliği sayesinde gelişmişti, fakat atık suyu, örneğin en yakın nehre, taşımaktan başka işlevleri yoktu.”

1850 yılında, hekim John Snow, Londra’daki kolera salgının nedeni olarak sağlıksız su kaynaklarını gösterince, ancak o zaman insanlar temiz atık su kullanmaya başladılar. Geniş çaplı merkezi kanalizasyon işleri, 20. yüzyılın ilk on yılından itibaren görülmeye başlar. Etkili kanalizasyon sistemlerinin ortaya çıkması uzun zaman aldı, ancak bir kez ortaya çıktığında halk sağlığını kökünden değiştirdi.

10. YAZI
Diepkloof’daki kazımalı devekuşu yumurtaları, modern insanların fikir alışverişi için grafiksel simgeleri en az 100.000 yıldır kullandıklarını gösteriyor. Ancak gerçek yazı, 5000 yıl önce icat edildi. Artık insanlar bilgiyi kaydedebiliyor, yerleşimler ve nesiller arasında aktarabiliyorlardı. Kültürel devrim, artık eskisinden çok farklı olacaktı.

Dünyanın en eski yasası olarak bilinen Ur-nammu Kanunları'nın yazılı olduğu tablet parçası.

Yazı aynı zamanda, umutları ve korkuları aktarmak için de bir vasıta olmuş, sayesinde sonraki buluşların insan aklını nasıl etkilediği açığa çıkmıştır. Mezopotamya kent devleti Lagaş’ta bulunan dünyanın en eski metinlerinden bazıları, yozlaşmış bir yönetici sınıf tarafından zorla alınan vergilerin, sürekli artmasından yakınmaktadır. Kısa süre sonra, Lagaş Kralı Urugakina, belgelenmiş ilk kanunname olduğu düşünülen metni yazmıştır**. Urugakina, zenginlerin aşırılıklarını kısıtlayan kanunları hazırlayarak, en erken reformcu olarak ün salmışsa da hükümleri, kadınların toplumdaki ikinci derecedeki konumlarını da sağlamlaştırmıştır. Bunlardan bir tanesi, zina yapan kadınlara verilecek cezalar hakkındayken, nedense zina yapan erkeklerin bahsi geçmez. Tüm bu devrimsel değişimlere rağmen, insanlığın hâlâ kat etmesi gereken uzun bir yol var.

ÖNÜMÜZDEKİ BİN YIL
İki milyon yıllık teknolojik gelişmeler, bedenlerimizi, beyinlerimizi ve davranışlarımızı değiştirdi. Sıradan bir kuyruksuz maymun, simgesel düşünce ve karmaşık bir lisan geliştiren bir türe dönüştü. Dünya'ya yayılıp, birbirimizle ve doğayla karmaşık ilişkiler kurduk. Yaratıcı zekamız doğanın taş ve oklarına karşı korunmamızı ve atalarımızın biyolojik kısıtlamalarının ötesine geçmemizi sağladı.

Ama burada bitmiyor. Teknoloji geliştirmedeki hızımız artarken, icat ettiklerimizin bize nasıl bir yön vereceği konusunda ancak tahminde bulunabiliriz.

Not: Yazıyı daha fazla uzatmamak adına, geleceğimize ilişkin tahminleri yalnızca başlık olarak sıralayacağım (belki başka bir yazıda değinirim):

Yaşlanmanın durdurulması, kendi kendine karar verebilen makineler, değiştirilebilir beden parçaları, özel hayatın sonu, her şeyin bol miktarda üretilebilmesi, dijital para birimleri, sanal gerçeklik, beynin kopyalanması, genetik mühendislik, uzay kolonizasyonu.

*Homo türlerinin (Homo sapiens, H. ergaster, H. erectus), tüm Australopithesinlerin (Australopithecus africanus, A. boisei, etc.) dahil olduğu soy çizgisi. Bunların içinden yalnızca Homo sapiens günümüze kadar gelebilmiştir.

**M.Ö. 2350’ye tarihlenen Urukagina Kanunları’na ait belgeler hiçbir zaman bulunamamış, ancak varlığı diğer kaynaklardan tespit edilmiştir. Kopyası günümüze kadar ulaşan en eski kanun ise M.Ö 2050’de yazılmış olan Ur-Nammu Kanunları’dır. - Garajımdaki Ejder

Bu yazı, New Scientist Dergisi'nin 25 Ekim 2014 tarihli sayısından çevrilmiştir.

Tarihe ve Evrimimize Yön Veren 10 Devrimsel Buluş Tarihe ve Evrimimize Yön Veren 10 Devrimsel Buluş Reviewed by GarajimdakiEjder on 18:16 Rating: 5

Hiç yorum yok: