Yıldızlararası (Interstellar): Ne Kadarı Bilim, Ne Kadarı Bilim Dışı?


Biraz uzun ve belki bir tez makalesi kadar detaylı olmuşsa da, ben de film hakkında bir şeyler yazmaya çalıştım. Bu konuda Yıldızlararası Bilimi kitabının da çok büyük faydası olduğu şüphesiz. Cevapsız kalan pek çok soruya da elimden geldiğince cevap vermeye çalıştım ama bu kadar kapsamlı bir film için tabii tek bir yazıda her şeye de cevap vermek mümkün değil, yine de kafanızdaki soru işaretlerini azaltacağını umuyorum. Bu yazı, aynı zamanda Ateist Dergi'nin Kasım 2014 sayısında yayımlanmıştır. Keyifli okumalar!


Christopher Nolan'ın Yıldızlararası (Interstellar) isimli filmini ilk duyduğum günden beri büyük bir heyecanla bekliyordum. Heyecanım ise bilim insanlarının filmin bilimsel yönüne övgüler yağdırmasıyla birkaç kat daha artmıştı. Örneğin yeni Cosmos serisi ile popülerliğini daha artıran astrofizikçi Neil deGrasse Tyson, filmin bilimsel yönlerine vurgu yaptığı twitlerinde Yıldızlararası'nı Einstein'ın zamanın göreliliğiyle ilgili kuramını en iyi yansıtan film olarak yorumluyordu.[1]

Filmin baş yapımcısı Kip Thorne'un aynı zamanda görelilikle ilgili kuramlara ve kütleçekim alanına katkılar sağlayan bir teorik fizikçi olması, bilimkurgunun "bilim" ayağının da sağlam olacağına dair beklentilerimizi artırdı. Carl Sagan’ın Mesaj (Contact) adlı kitabına da solucan deliği fikriyle katkıda bulunmuş olan Thorne, bilim danışmanlığını yaptığı Yıldızlararası’nın bilimsel yönlerine tüm detaylarıyla değindiği The Science of Interstellar (Yıldızlararası Bilimi) adında bir kitap yayımladı (Türkçe baskısı Alfa yayınları tarafından basıma hazırlandı). Thorne, filmin temelinde yatan bilimin anlaşılabilmesi ve muğlak birçok konunun aydınlığa kavuşması için bu kitabın okunması gerektiğini düşünüyor. (Discovery Channel'ın aynı isimde hazırladığı belgeseli de internetten izlemek mümkün [2], fakat konuların kitaba göre çok yüzeysel bir şekilde ele alındığını belirtmeliyim.)

Filmin fikir babası ve bilimsel danışmanı Kip Thorne.
Hâl böyle olunca, filmin bilimsel gerçeklere uygunluğunun bir tür pazarlama unsuru olarak ön plana çıkarıldığını söylemek çok da yanlış olmaz. Bu kötü bir şey mi? Elbette ki değil. Hele ki bir Hollywood filminin reklamının ne oyuncularıyla, ne de müthiş görsel efektleriyle değil de "bilim" ile yapılması ilk kez karşılaştığımız bir olay olsa gerek (ki filmin ilk teaser'larını hatırlarsınız, filmin görselliğinin öne çıktığı uzay sahneleri yerine bir dram filmi izlenimi veren, Dünya'da geçen alelade kısımlar paylaşılmıştı.[3]) Hele ki uzay araştırmaları bütçelerinin kısıtlandığı bir dönemde, sırf bu meseleyi masaya yatırdığı için bile takdiri hak ediyor diyebiliriz.

Peki, Yıldızlararası'nın bilimi, ne kadar bilimsel? Bahsedilen kuramların ele alınışı ne kadar doğru? Bilim ile kurgunun iç içe geçtiği bir sanat yapıtında bilimin ne kadar bilim ya da bilimdışı olduğunu söylemek çok kolay değil. Çünkü değinilen konular bilimin alanına girse de solucan deliği, kara delik gibi kavramlar yeterince spekülasyona açık.

Filmin ortaya çıkma hikâyesi bundan çok önce, 2005 yılında, Lynda Obst'un Kip Thorne'a birlikte bir bilimkurgu filmi hazırlama önerisi sunmasıyla başlıyor. Bu noktadan itibaren, aralarındaki heyecanlı fikir fırtınaları sonucu ortaya çıkan taslak, önce Steven Speilberg'e ulaşıyor ve senaryo Nolan’ın kardeşi Jonah Nolan (Memento, Prestij) tarafından hazırlanıyor, ancak proje, film şirketinin olumsuz kararı sonucu rafa kaldırılıyor. Neyse ki ikili, Christopher Nolan'a ulaşmayı başarıyor ve baştan sona yeniden ele alınan bir senaryo ile bugün beyaz perdede izleme şansına eriştiğimiz Yıldızlararası hayat buluyor.

Kip Thorne, çekilecek filmin bilimsel anlayışı için iki ana hat sunmuş.  İlki, filmdeki hiçbir şey mevcut fizik yasalarını veya Evren’e dair mevcut bilgilerimizi ihlal etmemeli; ikincisi ise yanlış anlaşılan fizik yasaları ve Evren’e ilişkin spekülasyonlar kaynağını gerçek bilimden ve en azından "saygın" bilim insanlarının fikirlerinden almalı. Yıldızlararası’nın bu değerlere sonuna kadar sadık kaldığını söyleyebiliriz. Şüphesiz karşımızda bir dokümanter bulmayı beklemiyoruz (ki belgeseller bile belli bir miktar kurgu içerebilir, yanlışlar barındırabilir). The Science of Interstellar kitabından da görebileceğimiz gibi, her şey inceden inceye hesap edilmiş. Kip Thorne, çoğu zaman Nolan'ın vizyonuna ayak uydurmaya çalışsa da, her yeni problemin fizik yasaları ve matematiksel formüller temel alınarak çözülmeye çalışılması takdiri yeterince hak ediyor. (Sırf uzay gemisinin dışındaki sahnelerde, uzay boşluğunda duyulan patlama ve civ-cuv efektlerine alışkın olan bizlere ilk anda tuhaf gelse de, gerçeğe uygun olarak hiç ses kullanılmamış olması bile “hard-science” sevenleri mutlu etmeye yetecektir.)

Tabii karşımızda, tartışılamaz ve itiraz edilmesi teklif dahi edilemez, mutlak doğrular içeren bir yapıt yok. Farklı bilim insanlarının filmdeki çeşitli noktalara itiraz etmesinden daha doğal bir şey olmasa gerek; bu film de bir insan ürünü sonuçta.

Şimdi Yıldızlararasın’da ne, ne kadar doğru yansıtılmış yakından bakalım (DİKKAT! Yazının bundan sonrası filmin konusuyla ilgili bilgiler içerir):

UZAY YOLCULUĞU
Film, yakın gelecekte geçiyor (evet, ne yazık ki uçan kaykaylar hâlâ yok.) Dünya'nın besin kaynakları küf salgını nedeniyle artık tehlike sınırını çoktan aşmıştır, zaten günümüzde de yeterince önem verilmeyen uzay araştırmaları gereksiz görülerek rafa kaldırılmış ve Ay'a inildiğine dair bilgiler ders kitaplarından çıkarılarak, yerine Ay'a hiç inilmediğine dair komplo teorileri bilimsel bilgi diye okutulmaya başlanmıştır. (Evrim kuramı yerine, fen dersinde yaratılışçılığın okutulmasına ne kadar benziyor öyle değil mi?) Fakat tüm bunlar olurken, NASA gizli bir tesiste uzay çalışmalarına devam etmektedir. Giderek yayılan küf nedeniyle atmosferdeki oksijenin de tükendiği Dünya’dan insanlığı kurtarmak için NASA iki plan belirlemiştir.
A planı: Kütleçekimsel anomalilerinden sağlanan veriyi kullanarak kuantum kütleçekim denklemini çözmek. Çözümden yararlanarak kütleçekim yönlendirme teknolojisi geliştirip, Dünya'dan ayrılmamızı sağlayacak gemiler inşa etmek.
B planı: Küçük bir öncü grubu, devasa bir zigot bankasıyla başka bir gezegene göndererek orada bir insan kolonisi kurmak.

Ana karakterimiz Cooper (Matthew McConaughey) burada devreye girer. Eski NASA test pilotu olan ve çiftçilik yaparak geçinen Cooper ve kızı, kızının "hayalet" dediği bir varlık tarafından yollanan bir mesaj keşfederler. İkili sayı sisteminde olduğunu anladıkları bu mesaj, onlara Profesör Brand tarafından yönetilen gizli NASA üssünün koordinatlarını verir.

Bir yandan denklemi tamamlamaya çalışan profesörün öncelikli hedefi B planını uygulamaya devam etmektir (12 öncü bilim insanı, çoktan farklı gezegenlere gönderilmiştir.) Cooper'ın da dahil olduğu yeni bir ekip, dünya dışı varlıklar tarafından Satürn'ün yakınına konulduğunu düşünülen bir solucan deliği vasıtasıyla, Gargantua adı verilen bir dev kara deliğin yörüngesindeki yaşanabilir gezegenlere ulaşmak üzere, Endurance adı verilen bir gemiyle gönderilir.

Endurance halka şeklinde dizilmiş 12 modülden oluşuyor, 4 modülde ise geminin motorları yer alıyor.

Kahramanlarımızın kara deliğe yaptıkları yolculuk sırasında kullandıkları aracın başarılı bir şekilde tasvir edildiğini söyleyebiliriz. Endurance’in merkezkaç etkisiyle yapay yerçekimi oluşturmak için kendi etrafında dönmesi de mantık sınırları dahilinde (20. yüzyılın başında öngörülen bu düşünce, Kubrick'in ünlü 2001: Uzay Macerası filminde de kullanılmıştı.) Imperial Collage Londan'dan astrofizikçi Roberto Trotta'nın burada eleştirdiği nokta ise hiç yakıt tankı göremiyor oluşumuz.[4] Gezegenler arası uzay yolculuğunda büyük miktarda yakıta gereksinim olur. Endurance'in ne tür bir itki mekanizması kullandığını bilmiyoruz.

90'ların sonunda NASA'nın gezegenler arası uzay görevleri için geliştirdiği elektrik itki sistemine sahip araçlar [5], kimyasal roketlere nazaran daha az yakıt tüketerek, çok daha uzun süre yüksek hıza ulaşabiliyorlar; bu da onları uzayın uzak mesafelerine gitmek için biçilmiş kaftan yapıyor. Bugün bile buna bir çözümümüz varken, yakın gelecekte daha iyisi neden olmasın?

SOLUCAN DELİĞİ
Solucan deliği fikrinin temeli aslında Einstein'ın genel görelilik kuramından geliyor. Görsel sunum açısından, filmdeki solucan deliği üzerinde oldukça kafa yorulduğuna şaşırmamak gerek, çünkü görsel olarak tasarlanmadan önce Thorne tarafından matematiksel olarak modellenmiş.
 
Kristal bir küreye benzeyen solucan deliğinin ağzı, Evren’in diğer noktasındaki görüntüsünü deforme olmuş bir hâlde yansıtıyor.
Solucan deliği, aşina olduğumuz girdap biçimli, iki boyutlu tasvirlerin aksine, Evren’in karşı kısmındaki görüntüsünün deforme olmuş hâlinin yansıdığı bir tür küre olarak tasarlanmış. Kütle bu kadar kuvvetli bir yoğunluğa ulaştığında uzaktaki nesnelerin biçimi de bozulur, filmde görülen de solucan deliği olarak tahayyül edilen şeye oldukça yakın. Yakın diyorum, çünkü Evren’in farklı noktalarındaki iki kara delik tekilliğinin birleştirilerek bir kısa yol oluşturulması fikri olan solucan delikleriyle realitede karşılaşmamız pek mümkün değil.

Teoride solucan deliklerinin atomaltı düzeyde oluşması mümkün görünse de, bu solucan deliği o kadar kısa süreliğine oluşacaktır ki, pratikte ondan yararlanmak mümkün olamaz. Thorne'a göre solucan deliğini açık tutmak için negatif enerjiden istifade etmek gerekir. Belki gelecekte bir gün, insanlar bunu yapmanın bir yolunu bularak, bizi kısa sürede ışık yılı uzaklığındaki mesafelere taşıyacak bir kısa yol yaratabilirler (ki filmde bunu yapabildiklerini anlıyoruz.)

1997'de NASA tarafından fırlatılan Cassini uzay aracı, çok az miktarda yakıtla dahi yola çıkmış olsa da Venüs, Jüpiter gibi gezegenlerin yakınından  geçerken, onların kütleçekimlerinden yararlanarak, hız kazanıp Satürn'e ulaşmayı başarmıştır (buna sapan etkisi deniyor). Thorne’a göre Endurance, Mars'ın yanından geçerken benzer bir sapan etkisinden faydalanmıştır.

GÖRELİLİK
Einstein, görelilikle ilgili kuramını iki kısım hâlinde yayımlamıştı. İlki, 1905'te yayımladığı ve "özel" görelilik kuramı adını verdiği, yüksek hızda hareket eden nesneler veya insanlar için zamanın neden Dünya üzerindekilere göre daha yavaş işlediğini açıkladığı kuram. Bu keşif, yalnızca teoride kalmamış, deneysel olarak da pek çok defa kanıtlanmıştır.

Murph’ün 40 yaşındaki hâlini canlandıran oyuncu Jessica Chastain, Kip Thorne ile birlikte. Filmde de gördüğümüz bu tahtaya Thorne, gerçek görelilik denklemlerini yazıyor.

1915'te yayımladığı ikinci kısım ise "genel" görelilik kuramı adını taşıyordu ve filmdeki kara deliğin yakınındakilere benzer çekim alanlarının zamanı yavaşlattığından bahsediyordu. Filmde bu konu Kip Thorne tarafından, açık verilmeyecek bir şekilde, fizik yasalarına uygun bir şekilde ele alınmış.

Kahramanlarımızın ilk ayak bastıkları su gezegeninin (Miller’ın gezegeni) yüzeyinde geçirdikleri bir saat Dünya'da yedi yıla karşılık geliyor. Fakat soru şu ki, indiklerine benzer türde bir gezegende zamanın bu kadar genişlemesi mantığa ne kadar uygun? Kip Thorne, bu sorunu aşmak için çözümü, gezegenin yörüngesinde olduğu kara deliği, ışık hızına yakın bir hızda döndürmekte buluyor (ışık hızının %99,8’i). Böylesi muazzam gelgit çekimine maruz kalan gezegende, filmde gördüğümüz türden dev boyutlu tsunamiler meydana gelmesi kaçınılmaz hâle gelir. Gezegen, yörüngesinde hafifçe ileri-geri salındığı için bu dalgalar, gezegenin kabuğunun ufalanmasına neden olmuyor. Gelgit çekimi aynı zamanda gezegenin kara deliğe doğru şişip esnemesine sebep olduğu için bu durum, “Gezegene inen mürettebat bu kadar yüksek bir kütleçekimsel etki altında neden ezilmiyor?” sorusuna da bir cevap sunmuş oluyor.
Miller’ın gezegenine iniş yapan ekip, kara deliğin gelgit etkisinin neden olduğu dev bir dalgayla karşılaşır.
  
KARA DELİKLER
Filmin en başarılı olduğu alanlardan biri, hiç şüphesiz kara deliğin ele alınışı. Kara deliğin, etrafında dönen parlak maddenin (yığılma diski) kütleçekimsel kuvvet tarafından yutulan büyük bir halka hâlinde tasvir edilmesi ise kesinlikle fizik yasalarına uygun.


Dev kara delik Gargantua ve yörüngesinde dönen gezegenlerden biri.

Görsel efekt ekibi, Thorne'un hesaplamaları ve direktifleri doğrultusunda[6], gerçeğe en yakın kara deliği oluşturmayı başarmış. Kara deliğin bir simülasyonu uygulamaya konana kadar, yığılma diskinin kara deliğin üstünde, altında ve önünde de oluşacağını Kip Thorne bile ummuyormuş. Bu verilerin ışığında bilimsel bir makale çıkması bile söz konusu.

Mevcut üç boyutlu grafik programları ışığın düz bir doğrultuda hareket ettiği prensibinden yola çıkarlar. Işığı bile bükebilen bir kara delik söz konusu olunca, ekip yeni bir renderer yazılımı hazırlamak zorunda kalmış. 100 saate yakın tarama sonrası elde 800 terabyte’ı aşan bir veri yığını oluşmuş.

Peki bir kara deliğin içine düşseydik ne olurdu? Bu durumda, ayağımızdaki kütleçekimi başımızdakinden daha kuvvetli hâle gelirdi; böylece spagettileşerek (incelip uzayarak) bir madde teli hâlini alırdık. Fakat bu senaryo, küçük boyutlu (devasa bir nesne için tuhaf bir tanım ama) yıldızsal kara delikler için geçerli. Gargantua gibi Güneş'imizin 100 milyon katı büyüklüğünde bir dev kara delikten bahsediyorsak, o zaman işler değişir. Böyle bir kara deliğin olay ufkundan sorunsuzca geçip gidebiliriz, tek problem Dünya ile iletişimimizin kesilmesi olur. Ne var ki, bazı fizikçiler olay ufkunun içinde toplanan ışığın bir ateş duvarı oluşturduğunu düşünüyor.[7] Bu da, bir kişi olay ufkuna düşerse, o kişinin anında yanıp kül olacağı anlamına geliyor.

Ateş duvarı konusu henüz oldukça tartışmalı ve Einstein'ın temel fizik kaidelerine meydan okuyor gibi görünüyor. Gelecekte, kara delikler hakkında daha fazla bilgi sahibi oldukça, bu konudaki tartışmalar da farklı bir yön kazanacaktır mutlaka.

Thorne, kitabında aktardığı bir anekdotta, Carl Sagan'ın Mesaj adlı kitabında, ana karakterin kara delikten geçmesinin ölümüne sebep olacağı için, bu duruma itiraz ettiğinden bahsetmektedir. Çünkü 1985 yılında tüm kara deliklerin merkezinde yıkıcı tekillikler olduğu düşünülüyordu. Ancak aradan geçen yıllarda, kara deliklerin içinde matematiksel olarak iki yeni tekillik tespit edildi.

Dönüş konusuna gelirsek. Hemen hemen tüm kara deliklerin, muhtemelen oldukça yüksek dönüş hızına sahip olmalarını bekleriz. Astronomy Magazine'in Ekim 2014 sayısında yer alan bir makaleye göre, dönen kara delikler dönmeyenlerden farklı özellikler taşıyorlar. Örneğin, dönen bir kara delik, kendisini çevreleyen uzay-zamanı çekerek yakınındaki cisimlerin sabit kalmasına imkân vermiyor. Yine de dönüş hızı gibi karmaşık hesaplamalar gerektiren bir konuda, Thorne'a güvenmekten başka çaremiz yok.

GEZEGENLER
Genel kanının aksine, kara delikler cisimleri yutmazlar. Bir kara deliğe makul bir mesafede duracak olursanız, onun yörüngesinde dönmeye başlarsınız. Güneş’imiz tam şu anda bir kara deliğe dönüşecek olsaydı (ki kütlesi görece olarak küçük olduğu için kara deliğe dönüşmesi olanak dahilinde değil), Dünya’mız her zamanki yörüngesinde dönmeye devam ederdi. Gezegenimiz bir milim bile yerinden oynamazdı.[8]

Gezegenlerin ısı ve ışık kaynağı olarak kara deliğin yığılma diskinin yaydığı ışık gösterilse de, astrofizikçi Jeffrey Bennett'e göre, ışıma (radyasyon) yayan yığılma diskinden gelen yüksek enerjili ışık (mor ötesi ve X-ışınları), filmde gördüğümüz türden ısı ve ışık vermiyorlar ve böyle bir gezegenin de kararlı bir atmosfere sahip olması mümkün olamaz.[9]

Thorne ise bu iddialara, yığılma diskinin sönük ve düşük sıcaklıkta (Güneşimizin sıcaklığı kadar) olduğu cevabını veriyor. [10] Pasif durumda olduğu için X-ışınları da mürettebatın hayatta kalmasına izin verecek kadar makul bir seviyede.

EVRİM
Miller'ın gezegeninin verimsiz olduğunu keşfettiklerinde, Amelia Brand "kazaların evrimin yapı taşı" olduğundan bahseder. Brand'e göre bu gezegende yaşamın evrilme olasılığı yoktur çünkü kuyruklu yıldızlar ve asteroitler Gargantua'nın çekim etkisine girecek ve asla gezegene düşmeyecektir.

Thorne bu kısmın, Yıldızlararası'nın bilimi ihlal eden tek noktası olduğunu, bir bilim insanı dürüstlüğüyle kabul ediyor. Nolan, bu sahnedeki argümanın hatalı olduğunun farkında olsa da, nedense senarist Jonah Nolan'ın taslağındaki bu satırların kalmasını tercih etmiş.

Proteinlerin temel taşı olan amino asitleri taşıyan kuyruklu yıldızların Dünya üzerinde veya başka bir gezegende yaşamı başlatmış olması elbette olasıdır (ki yaşamın nasıl başladığı evrimin değil, abiyogenezin konusudur.) Ancak gezegenler, kuyruklu yıldızlar ve göktaşları da dahil olmak üzere hemen hemen tüm nesneler kuvvetli açısal momentuma sahiptirler ve kendi merkezkaç kuvvetleriyle, Gargantua gibi bir dev kara deliğin çekim etkisinden kolayca kurtulabilirler. Yani Miller'ın gezegeni de kuyruklu yıldız ve asteroit yağmuruna tutulmuş olmalıdır.

Ayrıca Brand’in iddiasının aksine yaşam, o gezegendeki koşullara bağlı olarak da ortaya çıkmış olabilir; yani illa dışarıdan gelmiş olması şart değil. (Gezegenin adının Dünya'daki organik yaşamın başlangıç koşullarını laboratuvar ortamında yeniden oluşturmayı başaran Stanley Miller'ın adından geliyor olması ve bu sulak gezegenin yaşam barındırmıyor olması ilginç bir ironi mi?)

Ayrıca "kazaların evrimin ilk yapıtaşı" olduğu ifadesi oldukça eksik bir bilimsel söylem; kazadan kasıt, “rastlantı” olmalı. Evrimin,  mutasyon ve genetik sürüklenme yönleri rastlantısaldır; fakat evrimin temel mekanizması olan doğal seçilim kesinlikle rastlantısal değildir. Şüphesiz, yaşamın hangi gezegende, nasıl hayat bulacağı rastlantısallığa bağlıdır, ancak şu bir gerçek ki nerede bir yaşam varsa orada istisnasız bir şekilde evrimin kuralları işleyecektir; yaşamın başladığı andan itibaren rastlantısallık yalnızca o gezegendeki yaşamın evriminin hangi yöne gideceği konusunda belirleyici olacaktır.

Ve geldik zurnanın zırt dediği yere. Filmin ikinci yarısında Amelia Brand (Anne Hathaway) ile Cooper arasında bir tartışma geçer. Yakıtları azalmıştır ve Dünya’ya dönmeden önce, yalnızca bir gezegen daha ziyaret edebilme imkânları kalmıştır. Brand ve Romilly ise Dr. Mann’ın gezegenine inmek istemektedir çünkü içlerindeki “en iyi” bilim adamının o olduğunu düşünmektedirler. Edmunds'un mesajı daha umut verici olduğu için onun gezegenine inmek isteyen Brand buna karşı çıkınca Cooper, onun Edmunds'a aşık olduğunu söyler. Bunun üzerine Brand, kalbinin sesini dinlediğini itiraf ederek, sevginin gözlemlenebilen güçlü bir duygu olduğundan bahseder. Cooper ise bir bilim insanın aklıyla değil de duygularıyla hareket etmesini eleştirerek, insan sevgisini evrimsel yararla açıklar. Brand ise buna karşılık ona şöyle der:

"Neden ölülerimizi seviyoruz? Bunda ne gibi bir toplumsal yarar var?"

Cooper'ın cevabı yalnızca "Yok" olur.

Brand şöyle devam eder:

"Sevgi, zaman ve uzayın boyutlarını aşan, algılayabildiğimiz yegâne şeydir."

Sevgi toplumsal bağlarımızın devamını sağlayan yegâne itici güç şüphesiz. Bunun evrimsel bir sürecin parçası olması ne onu önemsiz kılar, ne de Brand'in bahsettiği gibi "bilincimizin algılayamadığı bir üst boyut"un parçası yapar. Diğer duygularımız ne kadar dünyevi ise, sevgi de o kadar dünyevi. Hepsi biyolojimizin bir parçası. Ölülerimizi seviyoruz, çünkü fiziki bedenleri ölse de onlara olan sevgimiz ölmüyor. Öldükten sonra bile hatıralarımızda yaşamaya devam ediyorlar.

Bilim insanları da bilime duydukları aşkla evreni anlamaya çalışırlar. Sadece duygularla hareket etmek de zaman zaman felaketle sonuçlanabilir .fakat filmin sonunda, kalbinin sesinin dinleyen Brand haklı çıkacaktır. Eğer onun tavsiyesini dinleselerdi, filmin “kötü” karakteri olan Dr. Mann’ın gezegenine inerek onunla mücadele etmeleri gerekmeyecekti (tabii film evreni için kötü bir karakter olarak diyebilirsek de, Mann'ın tek amacı, doğadaki bir canlı gibi, hayatta kalmak. Brand'in doğada kötü ya da iyi yoktur sözlerini hatırlamak gerek burada).

Bu sahne, Amelia'nın kendi düşünceleri olarak maruz görülebilir; fakat Cooper'ın cevapsız kalışı, seyircide bir nevi cevaB veremedi hissi bırakmıyor mu?

Filmin "bilim"sellikten çıktığı ve metafiziğe kaydığı bu kırılma noktası, benim için en rahatsız edici kısmıydı. Ta ki finale kadar...

KARA DELİĞİN İÇİNDE NELER OLUYOR?
Cooper kara deliğe girdikten sonra filmin en spekülasyona açık kısmı başlıyor. Artık "kurgu"nun ağırlığını hissettirdiği boyuttayız. Neredeyse öleceğini düşündüğümüz bir anda, Cooper kendisini kızı Murph'un odasının görüntüsünü yansıtan dört boyutlu (teserak), tuhaf bir yapının içinde bulur. Cooper çaresizce nerede olduğunu anlamaya çalışırken, raftaki kitapları itip düşürebildiğini fark eder. Kitapların arasında, Mors alfabesinde çizgi ve noktaya tekabül eden, boşluklar oluşturarak, 10 yaşındaki kızına, kendisinin gitmesine engel olması için “kal” [STAY] mesajını verir.  Neden böyle gereksiz bir girişimde bulunur? İlk anda geçmişi değiştirebileceğini zanneder, henüz TARS’tan (ekibin robot asistanı) gelen mesajla geçmişe müdahale edemeyeceğini bilmemektedir.

Kendisiyle bağlantıya geçen TARS'tan, içinde bulunduğu teserakın aslında üçüncü boyutta (bizim, yani Cooper’ın geldiği) yaşayan insanların geleceğini değiştirip, Dünya'yı felaketten kurtarması için "onlar" tarafından inşa edilen bir portal olduğunu öğrenir (ki filmde sürekli "onlar" olarak tanımlananlar çok uzak gelecekteki insanlardan başka bir şey değildir.)

Bu noktada yönetmen Christopher Nolan, sevgi diyaloğunda hayal kırıklığına uğrayanlara, Murph'ün hayalet sandığı şeyin başından beri Cooper'ın ta kendisi çıkması gibi, bizi ters köşe yapan bir hamle yapıyor.

TARS tarafından, uzay-zaman bariyerini aşan kuvvetin sevgi değil, aslında çekim kuvveti olduğunu öğreniyoruz. Evrende bildiğimiz tüm kuvvetler ve tüm parçacıklar yığın adı verilen beşinci boyuttaki bir zara hapsolmuş durumdadır. Kütleçekim bunların dışındadır ve kütleçekim ile uzay-zamanı bükmek mümkün hâle gelmektedir.

Durumu idrak eden Cooper, gizli NASA üssünü bulmalarını sağlayacak şekilde ikili sayı sistemiyle koordinatları verir. Cooper, beşinci boyut insanlarının TARS aracılığı ile kendisine iletilen kuantum verisini, kol saatinin saniyelerini kullanarak yine Mors alfabesiyle üçüncü boyuttaki Dünya’mıza gönderir. Mesaj artık yıllar boyunca iletilmeye devam edecektir. Ta ki 40 yaşındaki Murph gelip saatteki mesajı fark edene dek. Cooper'ın görevinin tamamlanmasıyla, onu taşıyan teserak kapanmaya başlar. Cooper, solucan deliğinden çıkarken Gargantua'ya yol alan Endurance'i görür; Endurance'in yanından geçerken, çekim kuvvetiyle beşinci boyuttan Brand'e dokunur. Filmin öncesinde, Brand'in "onlar" dediği şey, aslında Cooper'ın ta kendisidir.

Buradaki klasik zaman paradoksu, filme en çok eleştiri getirilen yönlerden biriydi. Bizler zamanı ileriye doğru giden bir ok gibi, doğrusal olarak algılıyoruz. Fakat bu noktada kuantum kütleçekim yasalarının işlediğini ve bu yasaların farkında olan insanların, uzak bir gelecekte beşinci boyutta yaşayabilecek şekilde evrilip zamanı kontrol edebilme becerisi kazandıklarını da göz önüne almalıyız. Amelia'nın şu sözleriyle de bu, daha en baştan vurgulanmıştı: "Onlara göre zaman belki de farklı bir fiziksel boyuttur. Onlara göre geçmiş, üzerine tırmanabilecekleri bir kanyon ve gelecek de tırmanabilecekleri bir dağ olabilir. Ama bizim için böyle değil."

Yine de, baba ve kızın arasındaki sevgi bağının çözüme ulaşmaktaki temel etmen olduğunu inkâr edemeyiz. Baba, kızını sevmeseydi teserakta onun odasının görüntüsü olmayacaktı; kızın da babasına olan sevgisi olmasaydı yıllar sonra mesajı çözmek için eski evine geri dönmek gibi bir istek duymayacaktı. Tabii burada sevgiden çok, sevgi gibi yine evrimimizin bir sonucu olan zekânın daha büyük bir etkisi olduğunu gözden kaçırmamak gerek. Eğer Cooper'ın kızı, babasının Mors alfabesiyle gönderdiği mesajı anlayabilecek zekâya sahip olmasaydı ne denklem çözülebilecek, ne de Cooper bulunabilecekti.

Beşinci boyut insanları, zaman döngüsünü tamamlayabilmek için 10 yaşındaki Murph’ün odasındaki bir anı yansıtan; Cooper'ın zamanda ileri-geri, aşağı-yukarı, sonsuz kere hareket edebileceği ve kızıyla kütleçekim sayesinde iletişim kurabileceği bir portal oluşturmuşlardır. Az önce bahsettiğim gibi, Murph 30 yıl sonra babasının saate kodladığı mesajı alarak denklemi çözer; A planı uygulanmaya başlanır, insanlar denklemden yararlanarak oluşturdukları teknolojiyle Dünya'dan ayrılıp, yaşamlarını başka gezegenlerde devam ettirebilecekleri silindirik gemiler yapmayı başarırlar. O sırada, uzayda süzülmekte olan Cooper bir ekip tarafından bulunarak, bu gemilerden birine götürülür ve Cooper orada, kendisinden daha yaşlı olan kızıyla bir araya gelir. Böylece döngü tamamlanmış olur. Kızı ileri yaşından dolayı ölünce, Cooper için (oğlu da çoktan ölmüştür) artık Gargantua sistemine dönüp, Edmunds'un gezegeninde B planını devam ettiren Brand ile buluşmaktan başka yapacak bir şey kalmaz.

Yıldızlararası, Thorne'un da kitabında belirttiği üzere, bilime hak ettiği saygıyı gösteriyor; ondan ilham alarak bilimi filmin dokusuna yediriyor ve Evren’i meydana getiren fizik yasalarının ne gibi harikulade sonuçlar doğurabileceğine dair bize görkemli bir ziyafet sunuyor. Evren’in büyüklüğü karşısında kendimizi aciz hissetmemek ve huşu duygusuna kapılmamak mümkün değil, film bize bu hissi başarıyla veriyor. Bu duyguları yaşayabilmek için illa ki spiritüel biri ya da inanç sahibi olmaya gerek olduğunu zannetmiyorum. Ne zaman uzayla ilgili fotoğraflara baksam, kendi ölümlülüğümüzü hatırlarım. Hayatın asıl kaynağı olan yer, uzay. Fakat Dünya üzerindeki gailelerimizle o kadar meşgulüz ki, uzayın bir parçası olduğumuzu unutuyoruz. Biyolojik bir kafeste hapsolmuşuz. Yıldızlararası, "işte bakın, uzay orada" diye işaret ediyor. Keşif de, var oluş da, yok oluş da orada. Ama ne kadar uzağa gidersek gidelim, sevgi bağımız mesafeleri aşmaya devam ediyor.

Tabii filmin kurgusunda kafa kurcalayan noktalar da yok değil. ABD’deki uzay araştırmalarının filmde bahsedilen gerekçelerle yer altına inmek zorunda olduğunu anlıyoruz, fakat bu sırada Avrupa ülkelerinin, Çin, Rusya vb.’nin boş oturduğunu düşünmek saçma olur (ki filmin ilk senaryolarında ekibin, Çin kolonisinin bulunduğu bir gezene iniş yaptıklarından bahsedilmekte). Ya Cooper’ın oğlu Tom’un etkisiz eleman gibi olmasına ne demeli? Tamam, babayla kız arasında güçlü bir bağ var, bu bir yere kadar anlaşılabilir fakat oğlanın filmdeki tek işlevi Bay Gıcık’a dönüşmek oluyor (bi’ teserakta bile yeri yok garibin). Ve şu çok eleştirilen küf meselesi. Evet, bunun olması çok düşük bir olasılık da olsa tamamen olasılık dışı değil. Yakın zamanlı bir haberde, ESA’nın uzay istasyonlarındaki beslenme ihtiyacını gidermek ve Dünya ile uzay istasyonu arasındaki kargo trafiğini azaltmak için düşük yerçekimli ortamda bitkisel ürün yetiştirilmesi üzerine araştırmalar yaptığı duyuruldu.[11] Küçük bir ortamda su, besin ve hava sağlayan bir ekosistemin oluşturulması olanak dahilindeyse, bunun çok daha geniş çaplısının yapılabilmesi gelecekte haydi haydi mümkün (tabii uzay araştırmalarına hükümetlerin engel olmadığını varsayarsak).

Yıldızlararası’nın bilim insanı olmak için genç bireylere ilham vereceğine ve birçok kişinin (şu anda benim ve birçoğunun yaptığı gibi) astrofizik alanına giren konularla ilgilenmesine neden olacağına şüphe yok. Uzay araştırmalarının boş işler olmadığı, hem insanlığın geleceği hem de bugüne sağladığı teknolojik yararlar konusunda hiçbir fikri olmayan insanlara da bir ışık yaktığı kesin. Bilimin ve sanatın ele ele vererek, bizi böyle etkisi altına alan bir yapıt ortaya çıkarmasından daha iyi ne olabilir?

Sinema salonunda film daha bitmeden çıkan birçok kişi olsa da, sabredenlerin çok şey kazandığını düşünüyorum. Filmi beğenmemiş olsalar bile, biraz sabretselerdi bir film için yapılmış en karmaşık geometrik tasarımlardan biri olan teserakta, zamanın görsel olarak tasvir edilişini görme şansına sahip olacaklardı. Birçoğu için film çok uzun gelmiş olabilir (üç saate yakın, dile kolay), bana ise olaylar çok hızlı geçiyor gibi geldi.

Malum, zaman izafidir.
 
 
Kaynakça:
[8] Astronomy Magazine, Ekim 2014
Yıldızlararası (Interstellar): Ne Kadarı Bilim, Ne Kadarı Bilim Dışı? Yıldızlararası (Interstellar): Ne Kadarı Bilim, Ne Kadarı Bilim Dışı? Reviewed by GarajimdakiEjder on 19:12 Rating: 5

3 yorum:

ahyan dedi ki...

çok güzel bir yazı hazırlamışsınız.

Adsız dedi ki...

Güzel bir yazı olmuş. Anlamadığım kısımlar vardı, yararlı oldu.

Sezen dedi ki...

Gercekten cok guzel anlatmissiniz.