İnsanlar Sözde Bilime Neden Aldanır? (Ve Akademisyenler Sözde Bilime Nasıl Karşı Koyabilir?)


Her yanımız sözde bilimle kuşatılmış durumda: şampuan şişesinin arkasında, Facebook duvarınızda beliren reklamlarda ve büyük bir çoğunluğu gazetelerde. Bilimsel dille süslenmiş iddialı cümleler, bu türden iddiaların laboratuvar araştırmaları ve sağlam kanıtlarla desteklendiği gibi yanlış bir izlenim yaratıyor.

Spor performansınızı artıran manyetik bileklikler, şişmanlatan karbonhidratlar ve sizi kanser yapan hemen her şey bunlar arasında.

Şüphesiz, biz bilim insanları, zaman zaman başkalarıyla hemfikir olmayacağımız konular olduğunu kabul ediyoruz. Bu gayet normal. Bilim, karşıt görüşe sahip insanlarla dolu. Hepimiz aynı şekilde düşünseydik, emekliye ayrılır ve mevcut durumu hakikat sayardık.

Fakat insanlar yanıltıcı haberlerin bilim tarafından desteklendiğini düşündüğünde, buna karşı durmak durumundayız. O hâlde, bunu yapmak neden bu kadar zor?

İngilizler, ulusça, seçkin sınıfı ve akademisyenleri ayrıcalıklı kesime dahil etmekten daima kaçınmıştır. Birçoğunun, çok diplomalı kişilerin, yukarıdan konuşarak düşük eğitimlileri “düzeltmesi”nden tüyleri diken diken olur.

Akademisyenler, uzmanlıkları kendilerininkinden farklı olanlara karşı dar görüşlü, kibirli, dayatmacı ve hoşgörüsüz olmak gibi bir kötü üne sahipler. Fakat tanışmış olduğum burnu havada her akademisyene karşılık, kendi alanını seven ve bilgisini paylaşmaya can atan çok sayıda mütevazı, sempatik, hevesli bilim insanı da mevcuttur.

Yine de, mevcut inançlara karşı gelmek üzere yola çıktığınızda, bir dünya bilişsel önyargıyla karşı karşıyasınız demektir (daha kapsamlı bir listesini Evrim Ağacı'nda okuyabilirsiniz). Okuyucularınızın zihninden ne geçiyor bir bakalım:

Batık masraf safsatası (sunken coast fallacy) parasını berbat bir film için boş yere harcayan insanların, akşamı o filmi izleyerek heba etmesinin sebebidir. İnsanların berbat yiyecekler yemesinin ya da ilişki çoktan mayhoşlaştığında evlenmelerinin de sebebi bu olabilir. Batık masraf safsatası, öncekileri haklı çıkarmak için sonraki kararlarımızı kullanma dürtüsüdür.

Haklı olma tutkumuzla birlikte, bağlantılara ve bu bağlantılarla dünyayı anlamlı hale getirmeye bağlıyız. Bu da bizi onaylama ve seçme önyargısına (confirmation and selection bias) götürür: bir teoriyi destekleyen kanıtı ararız ve aksi yöndeki kanıtları görmezden geliriz. Kişisel olarak başınıza gelen gözlemlenebilir birkaç milyon şeyi göz önüne alırsak, bir fikri kanıtlamak için çoktan yatkın olduğunuz bir tanesini seçmek kolaydır, bu ister batıl inanç olsun, ister bir streotip olsun.

Her gün onlarca veriye maruz kalınır ve bazen bilinçaltınız bunu kötü bir biçimde yorumlar, yani kümeleme yanılsamasının (clustering illusion) kurbanı olur. Her rastlantısal veri grubunun içinde anlam kümeleri varmış gibi görünür. Veri içinde kümeler olmasaydı, rastlantısal dağılım olmazdı, eşit mesafeli bir şekil olurdu. Ancak bizim bu kümeleri düzene sokma bağımlılığımıza karşı koymak zordur ve aynı anda gerçekleşen iki şeyin arasında ilişki olmak zorunda olmadığı gerçeği kolayca akıldan çıkar.

Dunning-Kruger Etkisi Darwin tarafından “cehaletten özgüven doğar” şeklinde dahiyane bir şekilde özetlenmiştir. Ne kadar az bilirseniz, daha yüksek olasılıkla kendinizi uzman gibi görmeye başlarsınız. Buna karşılık, bilginiz arttıkça, kendi yeterliliğinizden daha fazla şüphe duyarsınız. Bu da bazı insanların aldatıcı üstünlüğe sahip olduğu anlamına geliyor ve bazı uzmanlar, bazılarının yaptıkları her şeyi kolay varsaydıkları ya da hepsine aşikar oldukları için nasıl yapabildiklerini açıklayamıyor.

Bu türden şeyleri açıklayabilen bir uzman, yılın biyoteknolojide en gelişmiş küresel Avustralyalısı ödülü alan, RMIT Üniversitesi yardımcı profesörü Christian Behrenbruch ve Monash Üniversitesi’nden bir diğer meslektaşı olmuştur.

Behrenbruch günde en az üç saatini sözde bilimin tarumar edilmesine ayırıyor. “Ne zaman işin içine para girse, bilim kapı dışarı ediliveriyor” diyor Behrenbruch.

“Sözgelimi, sıradan bir müşteri bir teknoloji şirketine yatırım yapmaya karar verdiğinde, bilimin şarlatanlık olabileceği inancını ortadan kaldırmak için çok çaba gerekiyor. Tüm dünyada, yetersiz bilimle iş yapan ahmak yatırımcılardan para alan çok sayıda küçük kamu şirketi var. Fakat bir kez oltaya düştüklerinde, düşmüş oluyorlar. 

“Bir diğer alansa sağlık. Sağlık şartları kötüleştiğinde ve tedavi seçenekleri giderek azaldığında, her şeyi deneme eğilimi artış gösteriyor. Bu denklemin şaşırtıcı kısmı ise insan umudu. Bu kavram, maalesef her zaman bilimin altını oyuyor. Bir şeyin işe yarayacağını umut ediyoruz, bir şeyin işe yarayacağına inanıyoruz.”

Margaret Defeyter, Northrumbria Üniversitesi’nde iş ve işçi bağlılığı yöneticisi olarak, halk ile iletişim konusunda pratik deneyime sahip.

Benimsenmesi gereken pratik bir tavsiyesi var: “Birçok akademisyen araştırmalarını günlük dilde aktarmakta güçlük çekiyorlar zannediyorum. En iyi çözümü, İngiliz Bilim Festivali’ndeki etkinlikler sayesinde keşfettim. Sağlıklı Yaşam ekibi, araştırma bulgularına dayanarak hazırlanan pratik modelleri ve aktiviteleri gösteren üç boyutlu stantlar kullandılar. Bu, çok soyut bir şeyi alıp onu somutlaştırmak gibi inanılmaz derecede faydalı oldu.”

Eğer mitleri ortadan kaldıracaksak, kendi kendine öğrenmeyi teşvik eden uygulamalı aktiviteler gibi yaratıcı yaklaşımlarla iletişim kurma becerimizi geliştirmeliyiz. Yanlış anlamaları salt ortadan kaldırmaya çalışmaktansa, insanlara inanacakları başka bir şey sunmalıyız.

The Guardian'da yayımlanan Why people fall for pseudoscience (and how academics can fight back) adlı makaleden çevrildi.

İnsanlar Sözde Bilime Neden Aldanır? (Ve Akademisyenler Sözde Bilime Nasıl Karşı Koyabilir?) İnsanlar Sözde Bilime Neden Aldanır? (Ve Akademisyenler Sözde Bilime Nasıl Karşı Koyabilir?) Reviewed by GarajimdakiEjder on 20:29 Rating: 5

Hiç yorum yok: